Verimliliğin Kaçınılmaz Bedeli

February 6, 2019

Yönetim bilimlerinin kutsal kasesi kaynak israfını ortadan kaldırmak. Ancak sadece buna odaklanmak da birçok soruna yol açıyor. Şirketler yılmazlığa da gereken önemi vermeli.

ADAM SMITH, 1776’DA YAYIMLANAN VE ÇIĞIR AÇAN Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations) kitabında akıllıca yapılan bir iş bölümünün ticari bir işletmeyi, her bir çalışanın bir ürünü bizzat ürettiği modele göre çok daha üretken hale getirebildiğini gösterdi. Kırk yıl sonra David Ricardo, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri (On the Principles of Political Economy and Taxation) kitabında Portekizli işçiler için şarap, İngiliz işçiler içinse kumaş üretmenin daha verimli; her bir grubun kendi avantajlı alanına odaklanarak diğeriyle ticaret yapmasının da kendileri açısından daha iyi olacağını iddia eden karşılaştırmalı üstünlük teorisi ile, tartışmayı daha da ileri götürdü. 

Bu içgörüler, aslen kayıpları azaltıp verimliliği artıran süreç inovasyonlarını hayata geçirmeyi ve yeni teknolojilerin uygulanmasını özünde barındıran Sanayi Devrimi’nde asıl ifadelerini buldular ve bu devrimi yönlendirdiler. İşi organize etme şeklimizin; üretkenliği, bireysel çabanın etkilediğinden daha fazla etkilediğine ve uzmanlaşmanın ticari avantaj sağladığına dair görüş, bugüne kadar yapılan işletme bilimi çalışmalarının temelini oluşturuyor. Bu anlamda Smith ve Ricardo, yönetimin bir bilim olarak ele alınabileceği fikrini ortaya koymuş ve Frederick Winslow Taylor’un öncüleri olmuşlardı. Bu görüş sayesinde, üretim sürecindeki tüm kaybı ortadan kaldırmak için tasarlanmış Toplam Kalite Yönetim sistemini ortaya koyan W. Edwards Deming ile, zirveye ulaşan bir hareket başladı.

Smith, Ricardo, Taylor ve Deming hep birlikte işletme bilimini; amaç fonksiyonu kayıpların (zaman, malzeme veya sermaye) ortadan kaldırılması olan bir bilime dönüştürdüler. Verimliliğin sahip olduğu etkiye olan inanç hiçbir zaman azalmadı. Ticaretin daha verimli hale getirilmesini amaçlayan Dünya Ticaret Örgütü gibi çok taraflı kuruluşlar bu inancın vücut bulmuş hali. Ve bu inanç; ticaret ve doğrudan sermaye yatırımlarında serbestleşme, vergi rejimlerinin etkinleştirilmesi, deregülasyon, özelleştirmeler, sermaye piyasalarının şeffaflaşması, bütçe dengesinin öne çıkması ve atıklarla mücadele etmeye kararlı yönetimler gibi unsurlar üzerinden Washington Uzlaşısı’nın içerisine yedirildi. 

Kayıpların ortadan kaldırılması, makul bir amaç gibi görünüyor. Yöneticilerin hep daha da verimli kaynak kullanımı için çaba göstermelerini neden istemeyelim, değil mi? Ancak bu noktada bir itirazım var: Sadece verimliliğe odaklanmak, olumsuz etkiler doğurabilir; zira aşırı verimli şirketler, sosyal huzursuzluklara zemin hazırlama potansiyeli sergileyebilirler. Bunun nedeni şöyle özetlenebilir: Verimliliğin artmasıyla elde edilen kazanımlar, verimlilik artışı sürdükçe tek elde toplanır; bu kazanıma sahip olan yapının iyice uzmanlaşmasına zemin hazırlar ve piyasa gücü, verimliliği yüksek olan bu oyuncuların eline geçer. Bunların sonucunda, oldukça riskli bir iş ortamı oluşur: Her geçen gün daha sınırlı sayıda insan ve şirket, getirilerden daha yüksek paylar alıyor; nitekim, bunun sürdürülemez bir sonuç olduğu aşikâr. Bana göre bunun çözümü; iş dünyasının, kamunun ve eğitim kurumlarının daha az aciliyet ifade eden bir rekabet avantajı unsuru olan yılmazlığa odaklanmasıdır. Bu, verimlilikten kaynaklanacak kısa vadeli kazançları azaltabilir; ancak uzun vadede, daha istikrarlı ve adil bir iş ortamı yaratacaktır. Yazının sonunda, yılmazlığın gündeminde neler olabileceğini açıklayacağım.

"Kayıpların ortadan kaldırılması makul bir amaç gibi görünüyor. Yöneticilerin bu amacı kabullenmelerini neden istemeyelim ki? Ancak, verimliliğe aşırı odaklanmak, süper verimli işletmelerin sosyal huzursuzluklar oluşturabileceği şaşırtıcı olumsuz etkiler yaratabilir."

Sürekli verimlilik üzerine odaklanmanın neden bu kadar tehlikeli olduğunu anlamak için, öncelikle ekonomik faaliyetlerden elde edilen kazançların nasıl dağıtıldığı konusundaki en temel varsayımlarımıza bakalım.

Sonuçlar Pek de Rastgele Değil

Ekonomik sonuçlar (gelirler, kârlar vb.) hakkında tahmin yürütürken, genellikle bireysel seviyedeki herhangi bir sonucun rastgele olduğunu, yani tesadüfen belirlendiğini varsayarız. Tabii ki bu, aslında öyle değildir; zira sonuçlar, yaptığımız seçimler dahil, bir dizi faktör tarafından belirlenir. Ancak bu faktörler o kadar karmaşıktır ki, ekonomik sonuçların tesadüfen belirlendiğini söylesek çok da yanlış yapmamış oluruz. Rastlantısallık, gözlemlediklerimize uyan, basitleştirici bir varsayımdır. 

İstatistik bize, ekonomik sonuçların (eğer rastlantısal iseler) bir Gauss dağılımı göstereceğini söylüyor: Grafiği çizildiğinde, verilerin büyük çoğunluğu ortalamaya yakın olacak, her iki yönde de ilerledikçe daha az sayıda görülecektir. Bu “normal dağılım” olarak da bilinir, çünkü dünyamızdaki birçok şey; boy, kilo ve zeka gibi insani özellikler de dahil olmak üzere bu modeli takip eder. Şeklinden ötürü çan eğrisi olarak da adlandırılır. Veri noktaları eklendikçe, dağılım normale daha çok yakınlaşır.

Gauss dağılımı insan yaşamında ve doğada o kadar yaygındır ki, birçok farklı alanda da bu yönde bir dağılım olmasını bekleriz. Sadece fiziksel dünyada değil, hayatın tüm alanlarında sonuçların normal dağılım gösterdiğine ve göstermesi gerektiğine inanırız.

Örneğin, kişisel gelirlerin dağılımı ve sektörlerdeki firma performansının aşağı yukarı Gauss dağılımına uymasını bekler, sistemimizi kurar ve eylemlerimizi buna göre yönlendiririz. Bu gerçekten yola çıkarsak bir sektörü ele aldığımızda, az sayıda kazananın, (muhtemelen piyasadan çekilecek olan) az sayıda kaybedenin ve ortada kümelenmiş birbiriyle rekabet eden birçok şirketin olması beklenir. Böyle bir ortamda, verimliliğe dair pek çok kazanım birçok firma tarafından benimsendiği için hızlıca etkisini kaybederek eriyip gider ve firmalar başarısız oldukça yerine yenileri gelir. Bu idealize edilmiş rekabet biçimi, tam da antitröst (tekelleşme karşıtı) politikanın amaçladığı bir durumdur. Tek bir firmanın, bu dağılımı bozacak kadar büyük ve güçlü noktaya gelmesi istenmez. Ayrıca eğer çıktılar rastlantısal bir dağılımı izler ve rekabet avantajı uzun süre devam etmezse, rekabet verimlilik üzerinden sürdürülebilir. 

Ancak kanıtlar, ekonomik çıktılarda rastlantısallık varsayımını doğrulamıyor. Gerçekte, verimliliğin sağladığı kazanımlar, bazı oyuncular için kalıcı bir avantaj yaratır ve çıktılar tamamen farklı bir dağılım türünü takip eder. (Bu dağılımın adı, bir asırdan fazla bir süre önce, İtalyanların yüzde 20’sinin ülke topraklarının yüzde 80’ine sahip olduğunu gözlemleyen Vilfredo Pareto’dan gelir.) Bir Pareto dağılımında, örneklerin büyük çoğunluğu alt uçta kümelenir ve yüksek uçtaki kuyruk, uzadıkça uzar. Anlamlı bir ortalama ya da medyan yoktur ve dağılım kararlı değildir. Bir Gauss dağılımından farklı olarak, ek veri noktaları bir Pareto dağılımını daha da dik hale getirir.

Bunun sebebi, Pareto sonuçlarının, Gauss çıktılarından farklı olarak, birbirinden bağımsız olmamalarıdır. Örneğin Gauss dağılımı gösteren bir özellik olan boy ölçüsünü ele alalım. Bir kişinin kısalığı, başka bir kişinin uzunluğuna etki etmez; bu nedenle (her cinsiyet içinde) boy ölçüsü normal olarak dağılır. Şimdi bir de, birinin Instagram üzerinde kimi takip edeceğine karar verirken neler olduğuna bakalım. Genelde, kişi farklı kullanıcıların kaç takipçisi olduğunu inceler. Sadece birkaç takipçisi olan kullanıcılar dikkate alınmaz. Diğer yandan, çok sayıda takipçisi olan ünlü insanlar (örneğin, en son 115 milyon takipçisi olan Kim Kardashian) bu kadar çok takipçiye sahip oldukları için doğrudan çekici adaylardır. Bir etki (birçok takipçinin olması), daha fazla etkinin sebebi olur: Daha fazla takipçi. Bu nedenle, Instagram takipçiliği, Pareto dağılımı gösterir: Çok az insan takipçi sayısında aslan payına sahipken, çok sayıda insanın ise sadece birkaç takipçisi var. Ortalama takipçi sayısı 150 ila 200 kişi arasındadır.

Aynı durum servet için de geçerli. Herhangi bir anda, dünya üzerindeki para miktarı sınırlıdır. Sahip olduğunuz her bir dolar, bir başkası için mevcut olmayan bir dolardır ve bir dolar kazanmanız, başka bir kişinin bir dolar kazanmasından bağımsız değildir. Dahası, daha fazla dolara sahip oldukça, daha da fazlasını kazanmak kolaylaşır; yani “para parayı çeker”. Sıklıkla söylediğimiz gibi, Amerikalıların en zengin yüzde 1’i ülke servetinin neredeyse yüzde 40’ına sahipken, yüzde 90’lık kesime düşen pay sadece yüzde 23’tür. En zengin Amerikalı, en fakir Amerikalıdan 100 milyar kat daha zengin; ancak, en uzun boylu Amerikalı yetişkin, en kısa boylu Amerikalıdan yaklaşık üç kat daha uzundur. Bu örnek, sonuçların bir Pareto dağılımında ne kadar geniş yayılabileceğini ortaya koyuyor.

Servetin coğrafi dağılımında da benzer bir kutuplaşmayı gözlemliyoruz. Zenginler birkaç yerde giderek daha fazla yoğunlaşıyor. 1975’te Amerikalıların en zengin yüzde 5’inin yüzde 21’i, en zengin 10 şehirde yaşıyordu. 2012’de bu oran yüzde 29’a yükseldi. Aynı durum, gelirler için de geçerlidir. 1966’da, Iowa’nın Cedar Rapids kentinde kişi başına düşen ortalama gelir New York’taki ile aynıydı. Bugün ise bu, New York’taki gelirin yüzde 37 daha gerisinde. 1978’de Detroit, New York ile eşitti; şimdi yüzde 38 daha geride. San Francisco, 1980 yılında ulusal ortalamanın yüzde 50 üzerindeydi; şimdi ise yüzde 88 üzerinde. Ve bu oranlar New York için sırasıyla yüzde 80 ve yüzde 172.

İş dünyasındaki çıktılar da Pareto dağılımına doğru kayıyor gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerde sanayi konsolidasyonu gittikçe yaygınlaşıyor: Kâr, bir avuç şirkette toplanıyor.  Bu durum, giderek daha fazla endüstride görülüyor. Örneğin, ABD sektörlerinin yüzde 75’i son 20 yılda daha fazla kümelendi. 1978’de en kârlı 100 şirket, tüm halka açık şirketlerin kârlarının toplamının yüzde 48’i kadar kâr ederken; bu rakam, 2015 yılında olağanüstü bir oran olan yüzde 84’e ulaştı. (“Azınlığın Gittikçe Artan Gücü” isimli tabloya bakınız.) Bunun sorumlusu bir ölçüde, yeni ekonominin başarı öykülerini oluşturan modellerdir. Rekabet avantajlarının sıklıkla network etkilerinden türediği platform şirketlerin dinamikleri; Gauss dağılımlarını, Kim Kardashian ve Instagram’da olduğu gibi hızla Pareto olanlara dönüştürür.

Verimlilik arayışının “monokültürler”in rolü ile birlikte bu dinamiğin neresinde yer aldığını ve güç ve kişisel çıkarın, bazı oyuncuların sistemle oynayabilmesine nasıl yol açabildiğini inceleyelim.

Konsolidasyon Baskısı

UCLA’den Bill McKelvey’nin de aralarında bulunduğu, kompleksite üzerine çalışan araştırmacılar, sonuçların sistematik bir şekilde Pareto dağılımı göstermesine neden olan çeşitli faktörler belirledi. Bunlar arasında, söz konusu sistem üzerindeki baskı ve katılımcılar arasındaki bağlantı kolaylığı bulunuyor. Kompleksite teorisyenlerinin en sevdiği örneklerden biri olan kum yığınını düşünün. Bir çöküşü tetiklemeden, binlerce kum tanesini tek tek ekleyebilirsiniz. Hiçbir tanenin tek başına neredeyse hiç etkisi yoktur. Ama sonra, eklenen tek bir kum tanesi, tüm yığının çöktüğü bir zincir reaksiyonu başlatır ve aniden tek bir büyük etki oluşturur. Şayet kum yığını, yer çekimi olmayan bir ortamda olsaydı çökmeyecekti. Kum yığını sadece, yer çekimi son kum tanesini aşağı çektiğinde ve o da, diğer taneleri yerinden ettiğinde çöker. 

"Gelişmiş ülkelerde sektör konsolidasyonu giderek yaygınlaşıyor. 1978’de en kârlı 100 şirket, tüm halka açık şirketlerin kârları toplamının yüzde 48’i kadar kâr ederken, bu rakam 2015 yılında olağanüstü bir oran olan yüzde 84’e ulaştı."

Yerçekiminin, iş dünyası sonuçlarındaki eşdeğeri verimliliktir. ABD’nin atık yönetimi sektörünü ele alalım. Bir zamanlar ülke çapında binlerce küçük atık yönetim şirketi (çöp toplayıcıları) vardı. Her biri, belirli bir rotada müşterilere hizmet veren bir ila birkaç kamyona sahipti. Binlerce şirketin kârlılığı oldukça normal bir dağılım gösteriyordu. Çoğu ortalama etrafında kümelenirken, bazı yüksek verimli ve daha büyük şirketlerin daha yüksek, daha zayıf olanların da daha düşük kârları vardı.

Daha sonra Waste Management’ın (WM: Atık Yönetimi) kurucusu Wayne Huizenga ortaya çıktı. İşin maliyet yapısını incelediğinde, en büyük iki maliyet kaleminin kamyon satın alma (Araçlar pahalıydı ve yoğun olarak kullanıldığı için düzenli olarak değiştirilmeleri gerekiyordu.) ile bakım ve onarım masrafları (Yoğun kullanım bunları hem kritik hem de masraflı hale getiriyordu.) olduğunu gördü. Her küçük oyuncu, bir seferde bir ya da belki birkaç kamyon satın alıyor ve küçük filosuna hizmet veren bir tamirhane ve bakım ünitesi kuruyordu.

Huizenga, belirli bir bölgede bir dizi rotanın hakkını alabilirse iki şeyin mümkün olacağını fark etti. İlk olarak, kamyon üreticilerine karşı pazarlık gücünün artacağını ve böylece araçları daha ucuza satın alabileceğini gördü. İkincisi de, ayrı ayrı çalışan bakım tesislerini kapatabilir ve çok daha verimli olacak tek bir tesis kurabilirdi. Bunu yaptıkça, etki (yani daha fazla verimlilik), daha fazla etkiye neden oldu. Huizenga, küçük çöp şirketlerini satın almaya devam etmek ve yeni bölgelere yayılmak için kaynaklar oluşturdu. Bu, WM’yi daha büyük ve daha verimli hale getirdi. Bu da, tüm küçük işletmeciler için daha fazla rekabet baskısı getirdi; zira WM, onların bölgelerine gelip daha düşük fiyatlarla hizmet verebiliyordu. Bu küçük firmalar ya para kaybedecekler ya da WM tarafından satın alınacaklardı. Huizenga’nın başarısı, sistem üzerindeki baskıda büyük bir artışı temsil ediyordu.

Sektör, tıpkı çöken bir kum yığını gibi, hızla konsolide oldu. Sektör yapısı şu hale geldi: En yüksek kârı kazanan, sistemin baskın oyuncusu WM; onu takip eden ve sektörün ikinci büyük oyuncusu olarak iyi bir kâr oranı elde eden Republic Services; ortalama bir kazanç elde eden, konsolidatör olma yolundaki birkaç küçük şirket; ve ancak geçimini sürdürme seviyesinde faaliyet gösteren çok daha fazla sayıda küçük şirket. Sektör bugün bir Pareto dağılımı olarak yapılanmış durumda ve WM ise piyasanın “kazanıp her şeyi alanı.” Şirket 2017 yılında 14 milyar dolardan fazla kazandı; Huizenga da (Mart 2018’de) bir multimilyarder olarak hayata veda etti.

Eğer WM o kadar verimliyse, neden buna itiraz etmemiz gerekiyor? Bu durumdan tüketiciler için herhangi bir fayda ortaya çıkmıyor mu? Temizlik işçilerinin maaşlarını ödeyen ister WM olsun ister bir dizi küçük firma olsun, ne fark eder ki? Bu soruların cevabı, çok üst düzey verimlilikte çalışan baskın bir modelin, büyük bir yıkım riskini artırıyor oluşunda yatıyor. Bunun nedenini anlamak için, tarımdan bir örnek verelim.

Monokültürlerin Sorunu

Bir zamanlar Amerika’nın birçok yerinde badem yetiştirilirdi. Ancak bazı yerlerin diğerlerinden daha iyi olduğu ortaya çıktı ve üretimin birçok alanında geçerli olduğu üzere, ölçek ekonomisi ancak konsolidasyonla sağlanabiliyordu. Görünen o ki, Kaliforniya’daki Central Valley badem yetiştiriciliği için mükemmel bir yer ve bugün, dünya badem üretiminin yüzde 80’inden fazlası burada yapılıyor. Bu, biyologların monokültür olarak adlandırdıkları durumun iş dünyasındaki tipik bir örneğidir: Tek bir ürün üreten bir fabrika, bir endüstri üzerinde egemenlik kuran tek bir şirket, tüm sistemlere hâkim olan tek bir yazılım birer monokültüre işaret eder. 

Bu verimliliğin bir bedeli vardır. Örneğin, badem endüstrisi fazlalıklarını ya da “artıklarını” devre dışı bırakacak bir biçimde tasarlandı ve bu süreçte, bu alternatif üretim alanlarının getirdiği çeşitlenme ve sigorta etkisi kayboldu. Bugün hava durumunda meydana gelecek kötü bir değişim veya ortaya çıkabilecek tehlikeli bir virüs bu ana üretim alanını etkilerse, dünyadaki üretimin çoğunu silip süpürebilir.

Ve konsolidasyon, domino etkisi oluşturur. Kaliforniya’nın badem çiçekleri, aynı dar zaman aralığında tozlaşmaya ihtiyaç duyuyor, zira ağaçlar aynı toprakta yetişiyor ve aynı hava şartlarına maruz kalıyor. Dolayısıyla, Amerika’nın her yerinden arı kovanlarının bölgeye taşınması gerekiyor. Ancak bu durum, arılarda da salgın hastalık riskini doğuruyor. Salgın hastalıklarla ilgili bir teoriye göre, kovanların, bu tür monokültür tozlaştırma için ülkenin dört bir yanına, daha önce hiç olmadığı kadar taşınmaları sebebiyle arıların direnci zayıflıyor. 

Güç ve Kişisel Çıkar

WM örneğinde gördüğümüz gibi, verimli sistemlerin bir başka sonucu da, en verimli oyuncunun kaçınılmaz olarak en güçlü oyuncu haline gelmesidir. İnsanlar büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda çalışırlar; böylece bir sistem ne kadar verimli olursa, verimli oyuncuların sistemle oynama ihtimali de o derecede yüksek olur. Bu durum gerçekleştiğinde ise, verimliliğin hedefi, toplumsal değerin maksimizasyonu olmaktan çıkar. Bunun yerine, verimlilik, baskın durumdaki oyuncu için en yakın ve en büyük değeri oluşturabilmek şeklinde yorumlanmaya başlıyor. 

"Çok üst düzey verimlilikte çalışan baskın bir model, felaket düzeyindeki bir yıkım riskini artırıyor. Dünyadaki bademlerin yüzde 80’inden fazlası artık Kaliforniya’da yetişiyor, bu yüzden sert bir yerel hava durumu veya tehlikeli bir virüs, dünyadaki üretimin çoğunu silip süpürebilir."

Bu dinamiği, en önemli karar vericilerin, en fazla paya sahip hissedarlarla işbirliği yaptıkları sermaye piyasalarında görebilirsiniz. Şöyle ki; kurumsal yatırımcılar, üst düzey yöneticiler için hisse bazlı ücret sistemlerini destekler. Yöneticiler daha sonra, her biri verimlilik adına, ücretleri düşürmek ve Ar-Ge ile sermaye harcamalarını azaltmak için harekete geçerler. Ani tasarruflar nakit girdisini artırır ve sonuç olarak hisse senedi fiyatının artmasına neden olur. Bu yatırımcılar (özellikle aktif al-sat yapan hedge fonları) ve yöneticiler, daha sonra kısa vadeli kazançlar elde etmek için varlıkları satarlar, fiyatta meydana gelen düşüşten sonra da hisseleri geri alırlar. Ama bu kazançlarının bir bedeli olur. Şirketin zayıflayan varlığı nedeniyle işten çıkarılmış olan çalışanlar, bu sistemin en belirgin kaybedenleridir. Ancak uzun vadeli düşünen hissedarlar da kaybetmiş olur, çünkü şirketin geleceği tehlikeye girmiştir. Müşteriler, ürün kalitesi açısından mağdur olurlar; zira şirketin ürün iyileştirme yatırımlarını azaltması, ürün kalitesi için bir tehdittir.

Hissedar değerinin savunucuları, üstün ürün ve hizmetlere sahip katılımcılardan gelen rekabetin telafi edeceğini ileri sürüyor: Yeni gelenler, işten çıkarılan çalışanları işe alacak; müşteriler onların ürünlerine akacak ve hissedarlar daha iyi getiri vadeden yatırımlara yönelecekler. Ancak bu yaklaşım, piyasanın oldukça dinamik olduğunu ve gücün, bir avuç oyuncu arasında kümelenmediğini varsayıyor. Bu varsayımlar, bazı sektörler için geçerli. Havayolu sektörü, bunlardan biridir. Bu sektörde ana varlıkları (uçaklar ve havalimanlarındaki kalkış slotları) satın almak ve elden çıkarmak, nispeten kolaydır. Bu nedenle talep yükseldiğinde, yeni oyuncular sektöre girebilirler. Ancak bir banka açmak, bir çip fabrikası inşa etmek veya bir telekomünikasyon şirketi kurmak kolay değildir. (Burada ironik olan şu; yeni ekonominin en popüler alanlarından bazılarına girmek hiç de kolay değil. Zira bu alanlarda rekabet avantajı genellikle hâlihazırda bu pozisyonu elinde tutanlara [yerleşik olanlara] daha güçlü bir destek sağlayan network etkilerine bağlı.) Ve bazen güç o kadar yoğunlaşır ki, 1890’ların antitröst hareketinde olduğu gibi, baskın oyuncuların kuşatmasını gevşetmek için politik hamlelere ihtiyaç duyulur.

Emeklilik fonu sektörü, bir iş kolunun baskın üyelerce istismar edilmesi konusunda muazzam bir örnektir. Teoride, fon yöneticileri uzun vadeli yatırım kararlarının kalitesi konusunda rekabet ederler; çünkü emeklilere böyle değer üretilir. Ancak ülkenin en büyük 75 emeklilik fonunun yüzde 50’sinden fazlasına sahip olan en büyük 25 ABD emeklilik fonundan 19’u, devlet tarafından oluşturulmuş ve regüle edilmiş tekellerdir. Müşteriler, fon sağlayıcıyı seçme hakkına sahip değildir. Teksas’ta bir öğretmenseniz, devlet emeklilik varlıklarınızın Teksas’ın Öğretmen Emeklilik Sistemi (bir devlet kurumu) tarafından yönetilmesini zorunlu kılıyor. Bu nedenle, fon yöneticilerinin işleri, nispeten güvendedir (tabii işleri bariz ve kamuya açık bir şekilde batırmadıkları sürece). Bu kişiler, sistemle oynamak için gayet iyi bir konumdalar.

Bunu yapmanın en basit yolu da, belirli (hedge fonlarından yararlanan) bir şekilde yatırım yapmak için (genellikle hedge fonları tarafından sunulan) teşvikleri kabul etmek. Sadece geçtiğimiz 10 yıl içinde, Amerika’nın en büyük emeklilik fonlarından (devlet tekelleri olduğunu eklemem gerek) ikisinin üst düzey yöneticileri, hedge fonlarından milyonlarca dolarlık rüşvet aldıkları için yargılandı. Görüp bildiğimiz olaylar bir yana, birçok benzer olayın da dikkatimizden kaçtığını ve rüşvetin, elbette her zaman bu kadar bariz olmadığını varsayabiliriz. Emekli fonları yöneticileri, tek başlarına karşılayamayacakları lüks gezileri de kabul edebiliyor ve pek çoğunun da, yatırım bankalarına veya hedge fonlarına transfer olup iyi bir gelir elde ettikleri görülüyor.

Emeklilik fonu dünyasında görülen bir diğer sinsi uygulama ise şöyle: Fon yöneticilerinin yatırım getirisi hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olacak nispeten mütevazı ücretler kazanmaları karşılığında, kısa vadeli hedge fonlarına borç vermek. (Emeklilik fonları bu türde en fazla borç veren kurumlardır.) Uygulama, hedge fonlarının sermaye piyasalarında volatilite yaratarak tacirler için fırsatlar oluşturmasını sağlıyor; ancak bu, aynı zamanda şirket liderlerinin uzun vadede yönetebilme yeteneklerinden ödün vermesine de neden oluyor. Hedge fonları ve emeklilik fonu yöneticileri fayda sağlarlarken, emekliler mağdur oluyorlar.

Rekabetin görünmez eli, kendi çıkarları ile ilgilenen insanları, uzun vadede, sadece sonuçların gerçekten rastgele olduğu çok dinamik pazarlarda değeri en üst düzeye çıkarmak için yönlendirebiliyor. Ve rekabet süreci, sadece kısa vadeli verimlilik üzerine odaklandığı sürece bunun aleyhine işliyor; ki bu da gördüğümüz gibi, bazı oyunculara güçlü bir avantaj sağlıyor. Bu oyuncular pazar payı kazanırken, aynı zamanda piyasa gücü elde ediyorlar. Bu da onların, değeri yaratmak yerine; elde edilen değeri kendi menfaatleri için kazanmalarını kolaylaştırıyor.

"İnsanlar büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda çalışırlar, dolayısıyla bir sistem ne kadar verimli olursa verimli oyuncuların o sistemle oynama ihtimali de o kadar büyük oluyor; ve bu durum gerçekleştiğinde, verimlilik hedefi, toplumsal değerin maksimizasyonu olmaktan çıkıyor."

Toplum, verimli entropinin kaçınılmaz görünen sürecinin iyice yerleşmesini nasıl engelleyebilir? Daha önce bahse konu olan, değeri yeterince takdir edilmeyen rekabet avantajı kaynağına daha fazla dikkat ederek: Yılmazlık.

Yılmazlığa Doğru

Yılmazlık, zorlukları aşabilme, bir şok sonrası tekrar toparlanma kabiliyetidir. Var olan bir ortama adapte olma (ki bu da verimin getirdiği bir şey) ile ortamdaki değişikliklere adapte olabilme (uyum sağlayabilme) arasındaki farkı düşünün. Yılmazlığı yüksek sistemler, tipik olarak verimliliğin yok etmeyi amaçladığı iki özellikle diğerlerinden ayrılır: Çeşitlilik ve fazlalık/artık değerler taşımak. 

Şirketler, verimliliğin her yere sızmasını engellemek ve yılmazlığı güçlendirmek için şunları yapabilirler:

Ölçeği sınırlamak. Antitröst politikasında, 1980’lerin başından bu yana genel eğilim, yaptırımı verimliliği etkilemeyecek şekilde gevşetmek oldu. Hatta, ABD ve Avrupa Birliği’nde, “verimlilikte artış”, aşırı kümelenmeye yol açacağı gerekçesiyle itiraz edilen bir birleşmenin meşru bir savunması olarak değerlendirilmekte. Verimlilik kazancının yararları, sadece birkaç güçlü oyuncunun payına düşse bile bu durum geçerli.

Bu eğilimi tersine çevirmeliyiz. Piyasa hakimiyeti, organik büyüme gibi meşru yollarla elde edilse dahi kabul edilebilir bir sonuç değildir. Facebook’un Snapchat’i yok etmek adına, Instagram iştirakini finanse etmek için ana şirketten büyük paralar kullanması dünya için iyi değil. Amazon’un diğer tüm perakendecileri yok etmesi iyi değil. Intel’in on yıllar önce bilgisayar üreticilerine AMD’yi kullanmamalarına karşılık indirim sağlayarak AMD’yi yok etmeyi denemesi ve son yıllarda Qualcomm’un benzer davranışlarda bulunması iyi bir şey değil. Antitröst politikamızın, daha düşük net verimlilik anlamına gelse bile, dinamik rekabeti sağlama yönünde çok daha titiz olması gerekiyor.

Zorluk aşılamak. Sistemlerimizi daha verimli hale getirme arayışımızda, tüm pürüz ve zorlukları ortadan kaldırdık. Bu, ortamdaki tüm mikropları ortadan kaldırmak için kusursuz temizlikte bir oda inşa etmeye benziyor. Yeni bir mikrop girene ve savunmasız sakinler üzerinde büyük hasara yol açana kadar işler yolunda gidiyor.

Böyle bir tuzağa düşmemek için, iş dünyası ve devletin düzenli bağışıklık tedavisi görmeleri gerekiyor. Tüm pürüz ve zorlukları sistemden uzaklaştıracak şekilde tasarlamaktan ziyade, sistemin yılmazlığını artırmak için doğru sürelerde ve doğru yerlerde üretken pürüz ve zorlukları oluşturabilmeliyiz.

Örneğin, uluslararası ticarette engelleri en aza indirmek, bir iyilik olarak görülmemeli. David Ricardo, verimlilik sayesinde ticaretten elde edilen artışları açık bir şekilde tanımlamışsa da, Pareto sonuçları üzerindeki etkisini tahmin etmedi. Karar alıcılar, az sayıda etkin şirketin ulusal pazarlar üzerinde hakimiyet kurmadığından emin olmak için bazı ticari engelleri uygulamaya sokmalılar. Bu tür bir tahakküm en yüksek verimi sağlayacak gibi görünse bile bu adım atılmalı. Küçük ölçekli Fransız baget fırıncıları, mevzuatta yer alan şaşırtıcı düzeyde bir dizi sıkı düzenlemeyle ciddi rekabete karşı korunuyor. Sonuç: Ucuz olmasa da, Fransız bagetleri tartışmasız dünyanın en iyisi. Japonya’nın gümrük tarifesi dışı engelleri, yabancı otomobil üreticilerinin pazara girişini neredeyse imkânsız kılsa da, bu durum Japonya’nın en başarılı küresel otomobil şirketlerinden birkaçını çıkarmasına mani olmadı. 

Pürüz ve zorluklara sermaye piyasalarında da ihtiyaç var. ABD’li yasal düzenleyiciler hâlen likiditeyi en üst düzeye çıkarmayı ve işlem maliyetlerini azaltmayı amaçlıyor. Bu, New York Borsası’nın (NYSE) çok sayıda başka borsayı almasına ve daha sonrasında ise NYSE’nin kendisinin Intercontinental Exchange tarafından satın alınmasına izin vermeleri anlamına geliyordu. Bu hedefin tam olarak gerçekleştirilmesi, hedge fon sahibi milyarderlerin zaten servet ticaretinde Pareto dağıtımının en uç noktasında olduğu daha az, fakat daha büyük pazarlarda tempoyu artıracak ve daha da dik Pareto sonuçlarına sebebiyet verecektir. ABD’li yasal düzenleyiciler daha ziyade, Avrupa’nın en büyük iki oyuncusunun (Londra Borsası ve Alman Borsası) birleşmesini engelleyen AB gibi hareket etmeli. Ve, yeni borsalar kurmak isteyen yeni oyuncuların karşısına engeller koymaktan vazgeçmeliler; çünkü bu engeller, sadece konsolide oyuncuların gücünü daha da sağlamlaştırıyor. Buna ek olarak, açığa satış ve neden olduğu dalgalanmalar ise, devletin kamu sektörü emeklilik fonlarının (Kaliforniya Kamu Çalışanları Emeklilik Sistemi ve New York Eyaleti Ortak Emekli Sandığı gibi) hisselerini kiralamalarını yasaklaması durumunda önemli ölçüde azaltılabilir.

Uzun dönemli sermayeyi desteklemek. İmtiyazsız hisseye bağlı öz sermayenin uzun vadeli olması beklenir: Bir kez verildiğinde, kavramsal olarak şirket, sermayeye sonsuza kadar sahip olur. Öte yandan, uygulamada, menkul kıymetler pazarında herhangi biri bu özsermayeyi şirketin izni olmadan satın alabilir. Bu da, bu sermayenin kısa vadeli bir yatırım da olabileceği anlamını taşıyor. Ancak, uzun vadeli bir strateji kurgulamaya ve uygulamaya koymaya çalışan bir şirket için uzun vadeli sermaye, kısa vadeli sermayeden çok daha yararlıdır. Eğer bana 100 dolar verir ve onu nasıl kullanabileceğime dair 24 saat öncesinden bilgi vermek suretiyle değişiklik yapabileceğiniz şartını koyarsanız, bu durum aynı parayı on yıl süreyle istediğim gibi kullanmak üzere bana vermeniz kadar değer taşımayacaktır. Nicel arbitraj hedge fonu Renaissance Technologies, yatırımları sadece milisaniyeler boyu tutarken, Warren Buffett’in hisse senedi için arzu ettiği tutma süresi, şaka yollu söylediği gibi “sonsuza kadar” ise, Buffett’in sermayesi Renaissance’tan daha değerlidir.

Şirket için oluşturulan değerdeki farka rağmen, sermaye yatırımının iki türüne de tam olarak aynı haklar verilir. Bu bir hatadır; oy haklarını sermayenin tutulduğu dönemi baz alarak vermeliyiz. Bu yaklaşıma göre, her bir imtiyazsız hisse, 3.650 güne, yani 10 yıla kadar olmak üzere sahibine hisseyi elinde tuttuğu her gün için bir oy hakkı verir. Eğer 100 hisseyi 10 yıl boyunca tuttuysanız, 365 bin hisse için oy kullanabilirsiniz. Bu hisseleri satarsanız, satın alan, satış günü itibarıyla 100 oy sahibi olur. Eğer alıcı uzun vadeli bir hissedar olursa, bu oy sayısı 365 bine yükselecektir. Ancak eğer alıcı Pershing Square gibi hisse tutma süreleri aylarla ölçülen aktivist bir yatırım fonu ise, uzun vadeli hissedarların çıkarları (oldukça haklı biçimde) Fon’un strateji üzerindeki nüfuzunu bastıracaktır.

Oy haklarının bu şekilde tahsisi, en değerli sermaye türünü sağladıkları için uzun vadeli hissedarları ödüllendirecektir. Aynı zamanda, satın alma anında haklarını sadece tek bir oya indirgediği için aktivist hedge fonlarının şirketlerin kontrolünü etkin biçimde ele geçirmesini oldukça zorlaştıracaktır.

Bazıları bunun kötü idareyi kuvvetlendireceğini savunuyor. Hayır, kuvvetlendirmez. Hâlihazırda, yönetimden memnun olmayan yatırımcılar bir hisse üzerindeki ekonomik sahipliklerini bir oy hakkıyla beraber satabiliyor. Önerilen sistemde, mutsuz yatırımcılar bir hisse üzerindeki ekonomik sahipliklerini yine bir oy hakkıyla beraber satabiliyor. Ancak birçok hissedar yönetimden memnun iken bir aktivist şirketi varlıklarını satmaya zorlayarak, Ar-Ge yatırımlarını kısarak veya şirketin geleceğine zarar verebilecek başka adımlar atarak hızlı kazanç elde etmek isterse, aktivistin bu amacı gerçekleştirebilecek oy haklarını toplama kabiliyeti azaltılmış olacaktır.

İyi işler yaratmak. Verimlilik arayışımızda, rutin işçiliğin en aza indirilmesi gereken bir masraf kalemi olduğuna inanmaya başladık. Şirketler, eğitim ve beceri geliştirme konusunda yeterince yatırım yapmıyor, geçici ve yarı zamanlı çalışanlar istihdam ediyor, ‘fazla mesai’den kaçınmak için çalışma saatlerini sıkı planlıyor ve işleri az bir beceriyle çok düşük bir ücret karşılığı yapılabilecek şekilde tasarlıyorlar. Bu, emeğin sadece bir masraf olmadığı gerçeğini göz ardı eder; emek, üretken olabilen bir kaynaktır; ve emeği yönetmenin mevcut yolu dolar masrafını indirgerken bu üretkenliğin değerini de düşürüyor.

Peki ya uzun vadeli üretkenliğe odaklansak? Düşük becerili, asgari ücretli tekdüze mesaili işler tasarlamak yerine bunları daha üretken ve değerli olacak biçimde tasarlasak? MIT’den Zeynep Ton, Good Jobs Strategy kitabında bazı perakendecilerin; daha entegre ve bilgili işçiler, daha iyi müşteri hizmeti, daha az personel değişim oranı gözeterek, çalışanlarına yaptığı yatırımları ikiye nasıl katladığını ve satış ve kârı nasıl artırdıklarını anlatıyor. Stratejinin mantık dışı gibi görünen ancak en önemli olan unsurunu, iş sarkma payları bırakılması oluşturuyor. Bu şekilde, çalışanlar müşterilere öngörülmeyen ancak değer yaratan yollarla hizmet verecek zamana sahip oluyor.

İyi bir iş stratejisinden sadece işletmeler yararlanmıyor. Ucuz işgücü modeli, daha geniş kapsamda ekonomi için oldukça maliyetlidir. Walmart gibi şirketler, işgücü maliyetlerini düşürdüklerinde, geleneksel olarak işverenler tarafından karşılanan masrafları, olduğu gibi vergi mükelleflerine aktarırlar. ABD Kongresi’nde yapılan yakın zamanlı bir çalışmada, 200 kişilik bir Walmart mağazasının federal bütçeye olan etkisini değerlendirdi. Her bir çalışanın, vergi mükelleflerine yıllık maliyetinin, düşük ücretlerin gerektirdiği gıda ve enerji destekleri, barınma ve sağlık yardımı ve federal vergi kredileri gibi özlük hakları nedeniyle 2.759 dolar (2018 yılı itibarıyla) olduğu ortaya çıktı. 11 bin mağaza ve 2,3 milyon çalışanı ile, şirketin dile pelesenk olmuş işgücü verimliliği, gerçekte yüksek bir fiyata mal oluyor.

Yılmazlık için eğitim vermek. Yönetim bilimleri eğitimi, tek bir amaca, verimlilik arayışına odaklanır; ve öğrencileri, bu niteliği ölçümlemek için analitik teknikler konusunda eğitir. Sonuç olarak, mezunlar (sanıyorum ki farkında olmaksızın) yılmazlıktan büyük ölçekte yoksun yüksek verimli işletmeler inşa etmek üzere motive edilirler.

İşletme fakültesi dekanları, profesörler ve öğrencilerin kuşkusuz buna itiraz edeceklerini düşünürdünüz. Fakat müfredat aksini gösteriyor. Finans, verimli finansal yapılara ulaşma çabasını öğretir. Verimli maliyet yönetimi, yönetim muhasebesinin amacıdır. İnsan kaynakları, verimli personel istihdamını öğretir. Pazarlama, sektörlerin verimli bir şekilde hedeflenmesi ve verimli satış üzerinedir. Operasyon yönetimi, tesislerin verimliliğini artırmakla ilgilidir. Asıl hedef, hissedar değerinin en üst düzeye taşınmasıdır.

Tabii ki, bunların hiçbiri kendi başına kötü bir şey değil. Bir şirket hisse senedi değerini (çok uzun vadede) maksimize etmeli. Sorun, günümüzdeki toplam piyasa değerinin, hisse senedi değerini tanımlayan şey olması. Benzer şekilde, bu çeyrekteki işgücü maliyetlerindeki azalmalar, verimliliği tanımlayan unsurlar. Ve bu yılın işletme ortamı için optimal sermaye yapısı, sermayenin verimli bir şekilde uygulanmasını tanımlayan şey. Bunların hepsi, uzun vadeli çıktıları değerlendirmenin kısa vadeli yolları.

Bu kısa vadeli araçları teşvik etmeye devam edersek, yılmazlık üzerindeki uzun vadeli maliyetine rağmen yöneticiler de bunları maksimize etmeye çalışacaklardır. Ve aktivist hedge fonlar, şirketlerin kontrolünü ele alacak ve kısa vadeli araçlarla değerlendirildiğinde oldukça verimli görünecek biçimlerde hareket etmelerine neden olacaklardır. Bu fonları alkışlayan yasal düzenleyiciler ve kurumsal proxy oylama danışmanlarının hepsi eylemlerinin daha kırılgan şirketler üretilmesi ile bir alakasının olmadığını düşünmeye devam edecek.

Demokratik kapitalizmin geleceği için, yönetim eğitimi yılmazlığın sesi olmalıdır; ona karşı değil. Francis Fukuyama, 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan (The End of History and the Last Man) adlı eserinde, modern tarihin merkez temasının despotizm ile demokratik kapitalizm olarak bildiğimiz şey arasındaki mücadele olduğunu savunur. İkincisinin elindeki kartlar kesinlikle daha iyi. Ancak, Fukuyama’nın yaptığı gibi, savaşın kazanıldığını iddia etmek abartılı olacaktır. Her gün, geleneksel olarak demokratik kapitalizme payandalık eden ekonomik verimliliğin, beraberinde getirdiği kazanımları dağıtmakta başarısız olduğuna dair kanıtlar buluyoruz. Pareto dağıtımının acımasız gerçekleri, seçmenlerin demokrasi ve kapitalizm bileşiminin zaman içinde çoğumuzun hayatını daha iyi hale getirebileceğine dair temel inancını tehdit ediyor. Sistemimiz, düşündüğümüzden çok daha fazla kırılgan ve çok daha az adil. Bunun değişmesi gerekiyor.

ÖZETLE

NEDEN OLUYOR?

Sürekli daha verimli olan işletmeler, mevcut kârların gittikçe artan payını kazanmaya ve piyasayla oynamaya başlayabilirler; ve zamanla, sektörler tek bir baskın iş modeli etrafında konsolide olurlar. Bu sonuç, büyük bir yıkımsal başarısızlık riski ve yüksek bir suistimal olasılığı taşıyor.

SORUN

Yönetim, amacı ticari işletmeleri daha verimli hale getirmek olan bir bilim olarak görülmeye başlandı. Ancak tek amaçlı verimlilik arayışı, işletmeleri daha az yılmaz kılıyor. 

ÇÖZÜM

İş dünyası, devlet ve yönetim bilimleri eğitimi, kurumsal yılmazlık üzerinde daha çok durmalı. Bu, işletmelerin büyüklüğünü sınırlamayı, küresel ticarete ve sermaye piyasalarına biraz daha zorluk aşılamayı, uzun vadeli yatırımcılara stratejik karar verme konusunda daha büyük bir söz vermeyi, eğitim fırsatları daha zengin işler yaratmayı ve verimlilik ile yılmazlığı dengeleyen eğitim programları sunmayı gerektirecektir. 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Tanıtılan Yazılar

VUCA Kalıcıdır! Geçmesini Beklemeyin!

May 13, 2020

1/9
Please reload

Son Paylaşımlar
Please reload

Arşiv
Please reload

Etiketlere Göre Ara

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload

Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square