Verimliliğin Kaçınılmaz Bedeli


Yönetim bilimlerinin kutsal kasesi kaynak israfını ortadan kaldırmak. Ancak sadece buna odaklanmak da birçok soruna yol açıyor. Şirketler yılmazlığa da gereken önemi vermeli.

ADAM SMITH, 1776’DA YAYIMLANAN VE ÇIĞIR AÇAN Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations) kitabında akıllıca yapılan bir iş bölümünün ticari bir işletmeyi, her bir çalışanın bir ürünü bizzat ürettiği modele göre çok daha üretken hale getirebildiğini gösterdi. Kırk yıl sonra David Ricardo, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri (On the Principles of Political Economy and Taxation) kitabında Portekizli işçiler için şarap, İngiliz işçiler içinse kumaş üretmenin daha verimli; her bir grubun kendi avantajlı alanına odaklanarak diğeriyle ticaret yapmasının da kendileri açısından daha iyi olacağını iddia eden karşılaştırmalı üstünlük teorisi ile, tartışmayı daha da ileri götürdü.

Bu içgörüler, aslen kayıpları azaltıp verimliliği artıran süreç inovasyonlarını hayata geçirmeyi ve yeni teknolojilerin uygulanmasını özünde barındıran Sanayi Devrimi’nde asıl ifadelerini buldular ve bu devrimi yönlendirdiler. İşi organize etme şeklimizin; üretkenliği, bireysel çabanın etkilediğinden daha fazla etkilediğine ve uzmanlaşmanın ticari avantaj sağladığına dair görüş, bugüne kadar yapılan işletme bilimi çalışmalarının temelini oluşturuyor. Bu anlamda Smith ve Ricardo, yönetimin bir bilim olarak ele alınabileceği fikrini ortaya koymuş ve Frederick Winslow Taylor’un öncüleri olmuşlardı. Bu görüş sayesinde, üretim sürecindeki tüm kaybı ortadan kaldırmak için tasarlanmış Toplam Kalite Yönetim sistemini ortaya koyan W. Edwards Deming ile, zirveye ulaşan bir hareket başladı.

Smith, Ricardo, Taylor ve Deming hep birlikte işletme bilimini; amaç fonksiyonu kayıpların (zaman, malzeme veya sermaye) ortadan kaldırılması olan bir bilime dönüştürdüler. Verimliliğin sahip olduğu etkiye olan inanç hiçbir zaman azalmadı. Ticaretin daha verimli hale getirilmesini amaçlayan Dünya Ticaret Örgütü gibi çok taraflı kuruluşlar bu inancın vücut bulmuş hali. Ve bu inanç; ticaret ve doğrudan sermaye yatırımlarında serbestleşme, vergi rejimlerinin etkinleştirilmesi, deregülasyon, özelleştirmeler, sermaye piyasalarının şeffaflaşması, bütçe dengesinin öne çıkması ve atıklarla mücadele etmeye kararlı yönetimler gibi unsurlar üzerinden Washington Uzlaşısı’nın içerisine yedirildi.

Kayıpların ortadan kaldırılması, makul bir amaç gibi görünüyor. Yöneticilerin hep daha da verimli kaynak kullanımı için çaba göstermelerini neden istemeyelim, değil mi? Ancak bu noktada bir itirazım var: Sadece verimliliğe odaklanmak, olumsuz etkiler doğurabilir; zira aşırı verimli şirketler, sosyal huzursuzluklara zemin hazırlama potansiyeli sergileyebilirler. Bunun nedeni şöyle özetlenebilir: Verimliliğin artmasıyla elde edilen kazanımlar, verimlilik artışı sürdükçe tek elde toplanır; bu kazanıma sahip olan yapının iyice uzmanlaşmasına zemin hazırlar ve piyasa gücü, verimliliği yüksek olan bu oyuncuların eline geçer. Bunların sonucunda, oldukça riskli bir iş ortamı oluşur: Her geçen gün daha sınırlı sayıda insan ve şirket, getirilerden daha yüksek paylar alıyor; nitekim, bunun sürdürülemez bir sonuç olduğu aşikâr. Bana göre bunun çözümü; iş dünyasının, kamunun ve eğitim kurumlarının daha az aciliyet ifade eden bir rekabet avantajı unsuru olan yılmazlığa odaklanmasıdır. Bu, verimlilikten kaynaklanacak kısa vadeli kazançları azaltabilir; ancak uzun vadede, daha istikrarlı ve adil bir iş ortamı yaratacaktır. Yazının sonunda, yılmazlığın gündeminde neler olabileceğini açıklayacağım.

"Kayıpların ortadan kaldırılması makul bir amaç gibi görünüyor. Yöneticilerin bu amacı kabullenmelerini neden istemeyelim ki? Ancak, verimliliğe aşırı odaklanmak, süper verimli işletmelerin sosyal huzursuzluklar oluşturabileceği şaşırtıcı olumsuz etkiler yaratabilir."

Sürekli verimlilik üzerine odaklanmanın neden bu kadar tehlikeli olduğunu anlamak için, öncelikle ekonomik faaliyetlerden elde edilen kazançların nasıl dağıtıldığı konusundaki en temel varsayımlarımıza bakalım.

Sonuçlar Pek de Rastgele Değil

Ekonomik sonuçlar (gelirler, kârlar vb.) hakkında tahmin yürütürken, genellikle bireysel seviyedeki herhangi bir sonucun rastgele olduğunu, yani tesadüfen belirlendiğini varsayarız. Tabii ki bu, aslında öyle değildir; zira sonuçlar, yaptığımız seçimler dahil, bir dizi faktör tarafından belirlenir. Ancak bu faktörler o kadar karmaşıktır ki, ekonomik sonuçların tesadüfen belirlendiğini söylesek çok da yanlış yapmamış oluruz. Rastlantısallık, gözlemlediklerimize uyan, basitleştirici bir varsayımdır.

İstatistik bize, ekonomik sonuçların (eğer rastlantısal iseler) bir Gauss dağılımı göstereceğini söylüyor: Grafiği çizildiğinde, verilerin büyük çoğunluğu ortalamaya yakın olacak, her iki yönde de ilerledikçe daha az sayıda görülecektir. Bu “normal dağılım” olarak da bilinir, çünkü dünyamızdaki birçok şey; boy, kilo ve zeka gibi insani özellikler de dahil olmak üzere bu modeli takip eder. Şeklinden ötürü çan eğrisi olarak da adlandırılır. Veri noktaları eklendikçe, dağılım normale daha çok yakınlaşır.

Gauss dağılımı insan yaşamında ve doğada o kadar yaygındır ki, birçok farklı alanda da bu yönde bir dağılım olmasını bekleriz. Sadece fiziksel dünyada değil, hayatın tüm alanlarında sonuçların normal dağılım gösterdiğine ve göstermesi gerektiğine inanırız.

Örneğin, kişisel gelirlerin dağılımı ve sektörlerdeki firma performansının aşağı yukarı Gauss dağılımına uymasını bekler, sistemimizi kurar ve eylemlerimizi buna göre yönlendiririz. Bu gerçekten yola çıkarsak bir sektörü ele aldığımızda, az sayıda kazananın, (muhtemelen piyasadan çekilecek olan) az sayıda kaybedenin ve ortada kümelenmiş birbiriyle rekabet eden birçok şirketin olması beklenir. Böyle bir ortamda, verimliliğe dair pek çok kazanım birçok firma tarafından benimsendiği için hızlıca etkisini kaybederek eriyip gider ve firmalar başarısız oldukça yerine yenileri gelir. Bu idealize edilmiş rekabet biçimi, tam da antitröst (tekelleşme karşıtı) politikanın amaçladığı bir durumdur. Tek bir firmanın, bu dağılımı bozacak kadar büyük ve güçlü noktaya gelmesi istenmez. Ayrıca eğer çıktılar rastlantısal bir dağılımı izler ve rekabet avantajı uzun süre devam etmezse, rekabet verimlilik üzerinden sürdürülebilir.

Ancak kanıtlar, ekonomik çıktılarda rastlantısallık varsayımını doğrulamıyor. Gerçekte, verimliliğin sağladığı kazanımlar, bazı oyuncular için kalıcı bir avantaj yaratır ve çıktılar tamamen farklı bir dağılım türünü takip eder. (Bu dağılımın adı, bir asırdan fazla bir süre önce, İtalyanların yüzde 20’sinin ülke topraklarının yüzde 80’ine sahip olduğunu gözlemleyen Vilfredo Pareto’dan gelir.) Bir Pareto dağılımında, örneklerin büyük çoğunluğu alt uçta kümelenir ve yüksek uçtaki kuyruk, uzadıkça uzar. Anlamlı bir ortalama ya da medyan yoktur ve dağılım kararlı değildir. Bir Gauss dağılımından farklı olarak, ek veri noktaları bir Pareto dağılımını daha da dik hale getirir.

Bunun sebebi, Pareto sonuçlarının, Gauss çıktılarından farklı olarak, birbirinden bağımsız olmamalarıdır. Örneğin Gauss dağılımı gösteren bir özellik olan boy ölçüsünü ele alalım. Bir kişinin kısalığı, başka bir kişinin uzunluğuna etki etmez; bu nedenle (her cinsiyet içinde) boy ölçüsü normal olarak dağılır. Şimdi bir de, birinin Instagram üzerinde kimi takip edeceğine karar verirken neler olduğuna bakalım. Genelde, kişi farklı kullanıcıların kaç takipçisi olduğunu inceler. Sadece birkaç takipçisi olan kullanıcılar dikkate alınmaz. Diğer yandan, çok sayıda takipçisi olan ünlü insanlar (örneğin, en son 115 milyon takipçisi olan Kim Kardashian) bu kadar çok takipçiye sahip oldukları için doğrudan çekici adaylardır. Bir etki (birçok takipçinin olması), daha fazla etkinin sebebi olur: Daha fazla takipçi. Bu nedenle, Instagram takipçiliği, Pareto dağılımı gösterir: Çok az insan takipçi sayısında aslan payına sahipken, çok sayıda insanın ise sadece birkaç takipçisi var. Ortalama takipçi sayısı 150 ila 200 kişi arasındadır.

Aynı durum servet için de geçerli. Herhangi bir anda, dünya üzerindeki para miktarı sınırlıdır. Sahip olduğunuz her bir dolar, bir başkası için mevcut olmayan bir dolardır ve bir dolar kazanmanız, başka bir kişinin bir dolar kazanmasından bağımsız değildir. Dahası, daha fazla dolara sahip oldukça, daha da fazlasını kazanmak kolaylaşır; yani “para parayı çeker”. Sıklıkla söylediğimiz gibi, Amerikalıların en zengin yüzde 1’i ülke servetinin neredeyse yüzde 40’ına sahipken, yüzde 90’lık kesime düşen pay sadece yüzde 23’tür. En zengin Amerikalı, en fakir Amerikalıdan 100 milyar kat daha zengin; ancak, en uzun boylu Amerikalı yetişkin, en kısa boylu Amerikalıdan yaklaşık üç kat daha uzundur.