Resesyon Döneminde Ayakta Kalmanın ve Sonrasında Başarılı Olmanın Yolları

2000’lerin başlarında, beş yıldır faaliyet gösteren Amazon.com adlı online kitabevi finansal pozisyonunu güçlendirmek için dönüştürülebilir tahvil yoluyla 672 milyon dolar sattı. Bir ay sonra dot-com balonu patladı. İlerleyen birkaç yıl içerisinde tüm dijital startup’ların yarısından fazlası iflas etti. Bunlara Amazon’un kendisinden sonra ortaya çıkan, e-ticaretteki çok sayıda rakibi de dahildi. Balon yalnızca birkaç hafta önce patlamış olsa, gelmiş geçmiş en başarılı şirketlerden biri belki de söz konusu resesyonun kurbanı olmuş olacaktı.

Birbirini takip eden iki çeyreklik dönemde negatif ekonomik büyüme olarak tanımlanan resesyonun sebebi ekonomik şoklar (petrol fiyatlarındaki ani artış gibi), finansal panikler (Büyük Resesyon’un öncesindeki gibi), ekonomik beklentilerdeki hızlı değişimler ya da bu üçünün kombinasyonları (John Maynard Keynes tarafından sözde “hayvan ruhu” olarak adlandırılan, dot-com balonunun patlamasına neden olan) olabilir. Çoğu firma resesyon sırasında talep (ve gelirler) düştüğü ve geleceğe dair belirsizlik arttığı için zarar görür. Ancak konu edineceğimiz araştırma zararı hafifletmenin yolları olduğunu gösteriyor.

Ranjay Gulati, Nitin Nohria, ve Franz Wohlgezogen, 2010 tarihinde HBR’da yayımlanan “Roaring Out of Recession” adlı makalelerinde 1980, 1990 ve 2000 resesyonları sırasında inceledikleri 4 bin 700 kamu şirketinin yüzde 17’sinin ciddi anlamda zor durumda kaldığını saptadı: Söz konusu şirketler iflas ettiler, özelleştirildiler ya da satın alındılar. Ancak aynı derecede çarpıcı olan bir durum vardı: Şirketlerin yüzde 9’u resesyonu izleyen üç yıl içinde toparlanmakla kalmadı; büyüdü, satış ve kâr artışı konusunda rakiplerinden en az yüzde 10 oranında daha iyi performans gösterdi. Bain’in Büyük Resesyon’un verilerini kullanarak yaptığı çok daha yeni bir analiz de bu bulguyu güçlendirdi. Bain’in analizinde en tepede yer alan şirketlerin yüzde 10’u, kazançlarının söz konusu dönem boyunca durmadan yükseldiğini ve daha sonra da artmaya devam ettiğini görüldü. McKinsey tarafından yapılan üçüncü bir çalışmada da benzer sonuçlar ortaya çıktı.

Fark yaratan unsur hazırlıktı. Bain’in raporuna göre Büyük Resesyon’un ardından durgunluk dönemine giren şirketler arasında “çok azı acil durum planı yapmış veya alternatif senaryolar üzerine kafa yormuştu. Ekonomik darboğaz patlak verdiğinde büyük kesintiler yapıp savunmacı tepkiler göstererek hayatta kalma moduna geçtiler.” Bir resesyonun içinden adeta sürünerek çıkan şirketlerin pek çoğu toparlanmak konusunda yavaştır ve açılan farkı asla tam olarak kapatamaz.

Peki bir şirket resesyona nasıl hazırlanmalı ve resesyon vurduğunda hangi hamleleri yapmalı? Büyük Resesyon’u inceleyen araştırma ve vaka çalışmaları bu sorulara ışık tutuyor. Bazı durumlarda konu hakkındaki yaygın inanışları güçlendiriyor, bazense onlara meydan okuyor. En ilginç bulgulardan bazılarını dört ana grupta toplayabiliriz: Borçlanma, karar verme, işgücü yönetimi ve dijital dönüşüm. Saydığımız bu alanların hepsinin verdiği mesaj aynı: Resesyonlar değişim yönetimine dair zorlayıcı birer egzersizdir ve şirketlerin resesyon döneminden başarıyla çıkabilmesi için esnek ve uyum sağlamaya hazır olmaları gerekir.

EKONOMİK DARBOĞAZ ÖNCESİ BORÇ ERİTME

Harvard Business School’dan Rebecca Henderson öğrencilerini “Birinci kural: Şirketi iflas ettirmeyin” diye uyarmadan duramıyor. Kastettiği, paranızı erkenden bitirmeyin. Zira resesyon döneminde genellikle satışlar düşer ve bu nedenle şirketin operasyonları finanse etmek için daha az nakdi olur, ekonomik darboğazda hayatta kalmak için maharetli bir finansal yönetime ihtiyaç vardır. Eğer Amazon, dot-com fiyaskosunun hemen öncesinde o kadar para kazanmamış olsaydı seçenekleri çok daha sınırlı olurdu. Oysa Amazon, diğer startup’lardaki yatırımlarının zararlarını geri almayı ve bunun yanı sıra o senenin ilerleyen dönemlerinde üçüncü taraf satıcılara hitap eden Amazon Marketplace platformunu uygulamaya koymayı başardı. Ayrıca resesyon sırasında ve sonrasında yeni segmentlere (mutfak, seyahat ve konfeksiyon) ve pazarlara (Kanada) yayıldı.

Araştırmalar yüksek borç seviyesine sahip şirketlerin resesyon döneminde daha da savunmasız olduklarını gösteriyor. 2017 yılında yapılan bir çalışmada MIT Sloan School of Management’tan Xavier Giroud ve NYU Stern School of Business’tan Holger Mueller çeşitli ABD ülkelerindeki işletmelerin kapanması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan işsizlik ve düşen konut fiyatları arasındaki ilişkiyi inceledi. Genellemek gerekirse konut fiyatları düştükçe tüketici talebi azaldı, bu da işyerlerinin kapanmasına ve işsizliğin artmasına neden oldu. Ancak araştırmacılar, bu etkinin en çok en yüksek borç seviyesine sahip şirketler arasında gözlemlendiğini tespit etti. Şirketleri borç-varlık oranlarındaki değişimle ölçerek resesyon öncesindeki dönemde az ya da fazla kaldıraç kullananlara göre ayırdılar. Düşen talep nedeniyle kapanan işletmelerin büyük çoğunluğuna yüksek kaldıraç uygulanmıştı.

Mueller “Ne kadar çok borçlanırsanız faizinizi ve anapara ödemenizi yapmak için o kadar çok nakde ihtiyacınız olur” diye açıklıyor. Resesyon başladığı ve nakit akışı azaldığında “bu durum sizi temerrüt riskiyle baş başa bırakır.” Daha fazla borcu olan şirketlerin ödemelerini zamanında yapabilmesi için maliyetlerini çok daha sert önlemlerle, çoğu zaman işten çıkarmalar yoluyla düşürmeleri gerekir. Bu sert kesintiler verimliliklerini ve yeni yatırımları fonlama yeteneklerini köreltebilir. Kaldıraç, şirketlerin sahip oldukları seçenekleri etkin bir biçimde sınırlandırıyor, onları belirli bir biçimde davranmaya mecbur bırakıyor ve fırsatçı davranabilecekleri alanları kısıtlıyor.

Resesyon sırasında yüksek borç oranlarının ne ölçüde risk teşkil ettiği ise çeşitli etmenlere bağlı. Stanford Graduate School of Business’tan Shai Bernstein, Harvard Business School’dan Josh Lerner ve Northwestern University Kellogg School of Management’tan Filippo Mezzanotti (çoğu zaman finanse ettikleri şirketlerin borç almasını gerektiren) özel sermaye firmalarının sahip olduğu şirketlerin, Büyük Resesyon döneminde benzer şekilde kaldıraçlı, özel sermaye firmalarınca satın alınmamış şirketlerden daha başarılı olduklarını tespit ettiler. Çok fazla borcu olan şirketler kısmen mücadele edebilir çünkü ekonomik darboğaz sırasında sermayeye erişim iyiden iyiye yavaşlar. Araştırma özel sermaye destekli firmaların daha iyi durumda olduklarını çünkü sahiplerinin ihtiyaç duyduğunda sermayelerini artırmalarına yardım edebileceklerini belirtiyor. Sermaye ihracı şirketlerin, borç yükümlülüklerinin getirdiği yüklerin önüne geçmesinin bir başka yolu. Mueller “Eğer bir resesyonun hemen öncesinde sermaye ihracı yaparsanız temerrüt sorunu daha az telaffuz edilecektir” diyor.

Gerçek şu ki, elbette birçok şirketin resesyon döneminde bir miktar borcu vardır. Mueller’in araştırması, Büyük Resesyon öncesinde borç seviyelerini yükselten firmalar arasındaki ortalama borç-varlık oranının yüzde 38,3 olduğunu saptadı. Bu oran borçları azaltılan grup için ise yüzde 19,5’ti. Araştırma, kesin bir rakam veremese de az miktarda borcun sorun teşkil etmeyebileceğini gösteriyor. Her şeye rağmen, Mueller’e göre bir şirket resesyonun yaklaşmakta olduğunu düşünüyorsa borçlarını azaltmayı göz önünde bulundurmalı. McKinsey’nin kısa süre önce resesyon üzerine yaptığı araştırma şu savı destekliyor: Büyük Resesyon’dan daha iyi durumda çıkan firmalar daha az başarılı şirketlere göre kaldıraçlarını 2007-2011 yılları arasında çok daha çarpıcı biçimde azalttı.

McKinsey’den Mihir Mysore söz konusu borç eritmekse, işe erkenden başlamanın yardımı dokunacağını söylüyor. Diğer bir deyişle, ekonomi bariz biçimde resesyona girmeden borç seviyelerini düşürmenin iyi olacağını vurguluyor. Mysore “Portföyünüzü ciddi ciddi gözden geçirmelisiniz” tavsiyesinde bulunuyor zira varlıklarınızdan kurtulmak, operasyonların temel kısımlarından kısmak zorunda kalmadan kaldıracı azaltmanın bir yolu olabilir.

KARAR VERME SÜRECİNE ODAKLANIN

Bir şirketin resesyon zamanı ve sonrasındaki performansı sadece aldığı kararlara değil, aynı zamanda söz konusu kararları kimin aldığına da bağlıdır. 2017 tarihli bir araştırmada, Harvard Business School’dan Raffaella Sadun, Collège de France’dan Philippe Aghion, Stanford University’den Nicholas Bloom ve Brian Lucking ve MIT’den John Van Reenen organizasyonel yapının bir şirketin ekonomik darboğaz sırasında hayatta kalma becerisini nasıl etkilediğini inceledi.

Araştırmacılar bir yandan “Zor kararlar alma gereksinimi merkeziyetçi firmaların yararına olabilir” diye açıklıyor çünkü böylece organizasyonun geneline dair büyük resmi görürler ve teşvikleri, genellikle şirket performansı ile çok daha uyumlu olur. Diğer yandan, adem-i merkeziyetçi firmalar makro büyüklükteki darbeleri bertaraf etmek konusunda çok daha iyi konumlanmış olabilir “çünkü yerel bilginin d